Daha İyi Yargı İçin Uyuşmazlıklarda Gerçeğin Ortaya Çıkarılmasının Önemi

Yargıtay 14. Hukuk dairesinin 30.11.2001 tarihli 7808 – 8353 sayılı kararındaki “Bir davadaki taraflardan hiçbiri; karşı yanın davayı kazanması için kendi aleyhine ve onun lehine olan bir kanıtı göstermeye zorlanamaz. Davacı ve davalı, dayandıkları kanıtları kendileri ibraz zorundadırlar.” cümlesi Türk hukukunun uyuşmazlıkların ispatına nasıl baktığını ortaya koyar.

Air Canada v. Secretary of State for Trade davasında 1982 yılında, İngiliz Temyiz Mahkemesi Yargıcı Lord Denning’in “adaletin sağlanması her zaman maddi gerçeğin bulunması demek değildir. Adaletin sağlanması genelde, tarafların davalarını diğer taraftan yardım almadan sunmaları anlamına gelir. Taraflar bunu evrakların ortaya çıkarılması prosedürü uygulanmaksızın ve diğer tarafı tanık statüsüne koymadan yapmalılardır” şeklindeki bozma gerekçesi ile ne kadar benzeşiyor.

Her iki kararda da herkes kendi iddiasını kanıtlasın, karşı tarafı gerçeğini ortaya çıkarmaya zorlanamaz deniyor. Lord Denning’in gerekçesi daha da acı geliyor! Diyor ki, “adaletin sağlanması her zaman maddi gerçeğin bulunması demek değildir.” Yani, maddi gerçek ortaya çıkartılamazsa adalet de gerçekleşmeyebilir diyor. Lord Denning, böyle diyerek “mahkeme, maddi […..]gerçeğin taraflardan birinin lehine olup olmadığını dikkate almaksızın, nihai kararının maddi gerçek üzerine kurulu olması ile ilgilenmelidir” diyen ilk derece mahkemesinin kararını bozuyor.

O tarihlerde İngiliz usul kurallarına göre, şimdi bizde olduğu gibi,  davacı dayandığı delillerin davayla ilgisini ispatla yükümlü iken, davalı yan kendindeki belgeleri ifşa etmek zorunda değildi.

İngilizler Lord Denning’in gerekçesini ve dayandığı bu kuralların, yargılarını ve adaletin gerçekleştirilmesini nasıl etkilediğini enine boyuna tartıştı ve usul yasasını değiştirerek tam ve doğru ifşa ve ibraz zorunlu hale getirip;  standart ve özel ibraz ilkeleri geliştirildiler. İlgilenenlere “Lord Woolf” ve “Access to Justice” terimleri ile internette araştırma yapmalarını tavsiye ederiz. İngilizler Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden ve AİHM’nin tüm delillerin hakime sunulmamasının adil yargılanma hakkının ihlal edeceğine dair kararından yararlandılar. Bütün bunlara rağmen daha da ileriye gitmek için tartışmaya devam ediyorlar.

İngiltere, mahkemeye sadece iddiasının ispatına yeterli olacak açıklamanın yapıldığı dönemi uzun zaman önce geride bıraktı. Türkiye ise halen aynı yerde. Yasalarımızın yeniden yazıldığı bir dönemde biz hala İngilizlerin 1980’lerde olduğu yerde duruyoruz. Yasalarımızın yeniden yazıldığı bu dönemde de “mahkemeye doğruyu tam ve eksiksiz söyleme ve açıklama” noktasına gelemiyoruz. Her nedense yasalarımızda bu kadar değişiklik ve ilerleme sağlarken mahkemeye giderken doğruyu söyleme zorunluluğunu getiremiyoruz!

Türkiye’de İngiltere’deki gibi Bilgi Edinme Yasası var. Ayrıca, Avukatlık Kanununun 2(son) bendi avukata Bilgi Edinme Yasasındakine benzer yetkiler veriyor. Taraflar dışındaki kişi ve kurumları bilgi vermeye zorluyor ve verilmezse cezalandırıyor. Ancak, uyuşmazlığın taraflarını kendilerindeki bilgi ve belgeleri ifşaya zorlayan düzenleme yok. Üçüncü şahıs elindeki belgeyi vermezse hapse atılabilir, ama taraf elindeki belgeyi vermezse ciddi ve uygulanabilir bir yaptırımı yok, olanların da uygulanması imkansız.

Daha İyi Yargı yolunda toplumumuzda esaslı bir ilerleme sağlayacak basit düzenleme için daha fazla beklemek gerekmiyor. Tarafların mahkemeye doğruyu söylenmesinin sağlanması kısa zamanda mahkemelere gelen uyuşmazlıkları azaltacak, hakimlerin davalarda sarf ettiği emek ve zamanı en azından yarıya indirecek, onları hukukun uygulanmasına odaklayacak, kararlar daha kapsamlı gerekçelerle daha sağlıklı verilebilecektir.

Böylece kısa zamanda adaletin gerçekleşeceğine, doğrunun mutlaka ortaya çıkacağına dair inancı hızla daha da güçlendirebiliriz. Bunu sağlayan bir yargı sistemi daha sonra son derece karmaşık meseleleri çözebilir ve İngiliz ve İsveç mahkemelerinin şöhretini yakalayabilir.

Türkiye’de çağdaş ve etkin bir yargı için, adalet alanında da güçlü ve saygın bir Türkiye için “mahkemeye doğruyu tam olarak söylemek” ne kadar gerekli ve zorunlu…

Öyle düşünmüyor musunuz?

Mehmet Gün